İşin aslı, kalemim hayli paslı… Biraz tutuk, biraz buruk… Ağır ağır kımıldadı içimde bin yıllardır taşıdıklarım. Taşıyıp taşıyıp farkına varmadıklarım, omzumdan yere kıyıp da bir türlü bırakamadıklarım. Belim en sonunda büküldü, gözlerimden yaşlar süzüldü, sivri uçlu eleğimden geçenlerle benim bir türlü geçemediklerim nihayet buluştu.
Yıllar yılları kovalamış, uzun uzun yollar arşınlanmış ama baksan sanki bir arpa boyu yol alınmamış. Üstelik kader de buna hiç alınmamış, arsızca kahkahalarını patlatırken yüzüme, yedim en sonunda okkalı bir sille.
Yıkıldım mı peki? Hayır. Yoruldum mu? Herkes kadar. Öğrendiklerimi, kendimde keşfettiklerimi kar saydım ama hesabı da bi türlü kapatamadım. Kapanmayacak belli ki uzun süre. Ben kendi içimde gide gele eskiteceğim yepyeni yolları, bir of demeyeceğim yine de. Yolun sonunda bir oh demek ümidiyle.
Özlemişim yazmayı. Kendimle buluştuğumun alametifarikası. Artık içimde yer kalmadığının, doluya koysan almaz boşa koysan dolmaz şeylerin sayısının şaştığının ispatı.
Biriktirmişim yine elime ne geçtiyse. İnsan bu, biriktirir ya elbette. Arınmaya çalışırken ruhum şu bütün ağırlığımı üzerine yıktığım bembeyaz sayfa kadar, imkansızlığı göze aldığımın ama ümitsizliği yok saydığımın farkındayım.
Kim bilir, belki ilk defadır bu kendimle baş başa kalışım. Uzun zaman aldı arayışım. Görmezden geldiğim, yüzüme bakmadan geçip gittiğim çok oldu. Çok da ayıp oldu. Belli ki başka telaşlarım vardı, aceleyle koşup arkasından yetiştiğim, herkesten evvel önüne düşüp rehberlik ettiğim. Birileri vardı, mutsuzluğa mahkum ettiğim. Bizzat ben, kendim.
Sonra hayatın getirdiği sürprizler vardı. Gülemediğim. Görüp sevinemediğim. Aşk vardı, hayalini kurup geceleri ise sarılıp uyuyamadığım. Kabuslar vardı bir türlü uyanamadığım. Yanımda bir adam vardı, yıllar sonra bakıp tanıyamadığım. Aynada bir kadın vardı, derdine hiç kulak asmadığım.
Bunca telaşın arasında toz tuttu kalemim, ya ne olacaktı? Ama şükürler olsun ki kırılmadı, bana bir gün bile darılmadı.
Bu gece uzattı elini usulca, gel dedi yeter bu ayrılık. Senle ben bin yıllardır kardeşçe yaşamış halklar gibiyiz. Kendi halimizde ama birbirimiz olmadan bir hiçiz. Küslük olmaz dedi aramızda, artık içindeki tutma.
Güvendim o incecik bileklerine, tuttum elinden. Yazacağım umarım bundan sonra ne gelirse elimden, ne geçerse yüreğimden. İçimdeki sesleri susturduğum günlerin acısına, dilimde bambaşka şarkıların olduğu zamanların anısına…
Kapılıp kalmadan anılara, fazla uğraşmadan aslımla, acımasız olmadan, yaralamadan kanatmadan… Çünkü bilirim, güzel bir çift söz hayattaki en eşsiz pansuman.
Bu gece böyle olsun, hayatın bin yıllardır çözülmemiş sırları keşfedilmek üzere bi kenarda dursun. Ruhum uykusundan uyanırken, parmaklarım uyuşukluğundan kurtulurken, kelimelerim esaret kabul etmeyip isyan başlatırken, sevdiğim özlediğim benim zannettiğim her şey uzak uzak köşelerde anlamını yitirirken, içimdeki boşluk kapanmak nedir bilmezken, ben yaşama tutunmaya var gücümle çalışırken, kalbim mutluluk kırıntılarıyla dolmaya, bin yıllık açlığım birazcık sevgiyle doymaya uğraşırken, şehrin dört bir yanında yarım yamalak uykulara dalmaya çalışılırken bu kelimeler burada dursun.
Nasıl olsa daha zamanımız var. Elbet görüşeceğiz…